Karanlığın hüküm sürdüğü bu topraklarda, fitili ateşlenen tek şey yıllarca sürecek savaş değildi elbette; tüm bu hazırlıklar, birikmiş olan büyük nefretin dışa vurulmasının ilk perdesiydi. Belabirdor’un böyle bir konuşma yapmasını beklemeyen karanlık diyarların tüm halkları, şaşkınlıkla beraber gelen tuhaf bir mutluluğu paylaşıyorlardı. Yalafardes zamanından beri ilk defa tüm karanlık diyarlar yeniden birlik olabilmişti.
Perasimonor halkı kadar böyle bir birleşmeyi hasretle bekleyen başka bir halk yoktu elbette. Bu topraklardan gelen karanlık büyücüler, bu birleşmenin Lachita’nın büyüsüyle gerçekleştiğinin farkındaydılar ve Lachita’nın zarar görmesinin bu karanlık ittifakı dağıtacağı inancındaydılar. Karanlık diyarın en bilge büyücüleri ve en kadim şifacıları daima bu diyarda yetişirdi. Karanlık ormanlara komşu olan Perasimonor’da binlerce yıldır, diyarın kadınları, türlü bitkileri kullanarak hiçbir yerde bulunmayan birtakım ilaçları yapmayı başarmışlardı.
Gecenin karanlığı tüm diyarı kapladıktan sonra Perasimonor’un korkusuz kadınları, erkeklerin bile girmeye çoğu zaman çekindiği karanlık ormanların en ıssız yerlerine doğru esrarengiz bir yolculuğa çıkarlardı. Bu yolculuğun öncüleri diyarın en yaşlı ve bilge kadınları olurken, genç kızlar ise onları arkadan takip ederdi. Grubun başını çeken bu yaşlı kadınların birçoğu, güneşli bir günde bile önlerini zar zor görüyorlardı. Gecenin en karanlık anında ve karanlık ormanların en ıssız diplerinde, yollarını nasıl buldukları ise ürkütücü bir muammaydı. Yıllardır yaptıkları bu yolculukta bir kere olsun yollarını kaybetmemişlerdi.
Perasimonorlu bu esrarengiz kadınların, karanlık ormana doğru yola çıkmadan önce dikkat ettikleri tek şey, ay ışığını kesecek yoğunlukta siyah bulutların gökyüzünü kaplamasıydı. Çünkü karanlık ormanda aradıkları bitkilerin birçoğunu ay ışığı altında görmek imkânsızdı. Bu bitkiler daha çok kara büyülerin tesirini artırmak için kullanılmaktaydı. Ay ışığı, adeta ayıpları örten gizli bir el gibi saklıyordu tüm kötülük tohumlarını. Bunu bilecek kadar bilge olanlar ise yalnızca diyarın en yaşlılarıydı. Bundandır ki ay ışığının sızmayacağından emin olmadan, bu karanlık diyarların en karanlık ormanlarına doğru yola koyulmazlardı.
Yine bu karanlık yolculuklardan birinin dönüşünde yorgun düşen Umma Ledasir, hasta yatağında uzanırken gece boyu hep aynı şeyi sayıklıyordu: ‘Vales uksime una uksimor, vales uksime una uksimo, vales uksime…
Son sözleri bunlardı. Perasimonor’un en kadim büyücüsü olan Umma Ledasir’in daha fazla nefes alamayacağı, gözlerindeki ışığın giderek sönmesinden anlaşılıyordu. Bu ölüm, tüm diyarda büyük bir yıkım yaratmıştı. Perasimonor’da onu sevmeyen tek bir canlı bile bulunmazdı. Umma Ledasir, ruhunda bulunan iyileştirme içgüdüsünü sadece insanlara değil, hayvanlara ve hatta bitkilere bile açmıştı. Karanlık ormanın derinliklerine doğru yapılan yolculuklar esnasında, bir bitki koparması gerektiğinde hep aynı şeyi söylerdi: ‘Vales uksime una uksimor’ yani ‘Bu koparış, hayattan koparış değil.
Umma Ledasir’in ölümü Perasimonor halkını bir yandan derin bir kedere sürüklerken diğer yandan ölürken sarf ettiği son sözleri, arkada kalan karanlık diyarın en doğusundaki fanilerin bile korku dolu yüreklerine bir parça ümit tohumu ekebilmişti. Perasimonor, karanlık tarafın en aydınlık yüzüydü; tüm karanlık semaların içerisinde solgun bir ay ışığı gibi parlayan esrarengiz bir diyardı. Umma Ledasir gibi diyarın tüm bilge yaşlıları, karanlık ormanların en derinlerinden toplanan bitkiler ile yapılan tılsımlı ilaçların sadece kendi halkları için değil, yardım talep eden tüm Helakirtorlular için kullanılması gerektiğini her fırsatta tembih ederlerdi. Bu, tüm Perasimonorluların bildiği ve binlerce yıldır itibar ettiği birkaç kuraldan yalnızca biriydi.
Perasimonor’u yasa boğan bu ölüm, karanlık diyarda başlamak üzere olan tuhaflıklar serisinin bir habercisiydi. Tenebir Nehri ne zaman koyu yeşil bir tonda akmaya başlasa, karanlık diyarlarda soluyanların ruhunu zehirleyen bir hava hâkim olurdu. Yılın bu döneminde, varlığı asla kesin olarak ispatlanamayan ancak reddetmeye de kimsenin cüret edemeyeceği enteresan bir atmosfer oluşurdu. Bu tuhaflıklar bazen öyle boyutlara ulaşırdı ki, Tenebir’in etrafa yaydığı dumanların insanların zihnini bulanıklaştırdığı düşünülürdü.
Solunduğu ilk andan itibaren vücudun her bir zerresine saldırmaya başlardı bu pis dumanlar. Ateşten çıkan bir duman kadar yakardı genzi; aynı zamanda ciğerlere atılmış bir toz bombası gibi soluğunu keserdi oradan geçenlerin. En kokuşmuş bataklıkların diplerindeki en siyah balçıklar kadar pis kokardı bu dumanlar. Ama yine de bir sefer soluyunca insan daha fazla solumak isterdi. Her bir nefes, vücudu içten tutuşturan bir kor parçası gibiydi adeta. Ancak yürekleri yakan bu kor, bir çeşit bağımlılık geliştirirdi soluyanlarda. Soluyan, bir daha solumak isterdi ve her solumada ruhundan bir parça kopup giderdi. Her bir nefeste silinmeye başlardı gerçekliğin zihindeki kuvveti ve giderek yenik düşerdi hayal âlemine, hakikatin direnen son nüvesi. Soludukça yanan ve yandıkça daha fazla harlanan bir ateş, tıpkı Galadonna ateşi gibi.
Bu dönemlerde nehrin geçtiği tüm topraklarda, gerçek ve rüya arasındaki esrarengiz sır perdesi, olup olabileceği en belirsiz hâliyle boy gösterirdi. Hatta öyle boyutlara ulaşırdı ki gerçekliğin algısına dair paranoyalar, öylesine soyutlaşırdı ki varlığa dair tüm kanılar; böylece insanların doğru ve yanlışı, gerçeği ve düşü, hatta iyi ve kötüyü ayırt etme kabiliyetleri silinip giderdi. Elbette böyle zamanlar sıklıkla yaşandığı için Tenebir Nehri’ne en uzun kıyısı olan Perasimonor halkı, kendilerine has bazı tedbirler geliştirmişti. Perasimonor halkı, Umma Ledasir’den öğrendikleri kadim bir bilgiye sahipti: ‘Eğer perde aralanırsa ve fısıldamaya başlarsa sana karanlık, uzaklaşırsa sesi aydınlığın, esrarlı bulutlar inerse gözlerine, bir parça at ateşe bundan ve duman çıkmasını bekle ondan.
Bu sözlere konu olan bitki, karanlık ormanlarda ay ışığı kesilince toplanan ve kara büyünün panzehri olarak kullanılan Yosmalen filiziydi. Nasıl ki süt sirkeyi keserse, yanan Yosmalen filizlerinin dumanı da Tenebir’in uğursuz dumanlarını öylece keserdi. Karanlık ormandaki tüm bitkilerin bir tohumu veya meyvesi bulunurdu; ancak şimdiye kadar kimse Yosmalen filizlerinin ne tohumuna rastlamıştı ne de bir meyve verdiğini görmüştü. Umma Ledasir’in anlatılarına göre karanlık ormandaki Toremon geyiklerinin gözünden düşen yaşlar, toprak ile buluşunca bu filizlerin tohumlarına dönüşürdü. Ancak bir Toremon geyiğinin ağlaması oldukça nadir bir olaydı, zaten Yosmalen filizlerinin bu denli değerli olmasının sebebi buydu.
Tenebir Nehri, yeşilin en koyu tonuyla akmaya başladığı vakit Perasimonorlular, hemen evlerindeki kilerlere koşarak Yosmalen filizlerini çıkarırlardı. Kurutulmuş bu Yosmalen filizleri, diyardaki tüm Perasimonorluların cebinde bulunurdu. Ne zaman zihinlerinin bulanıklaştığını hissetseler, bu filizlerden bir tutam ateşe atar ve duman çıkıp çıkmayacağını seyrederlerdi. Eğer bu fani gözleri filizden çıkan dumanı görebiliyorsa bir sorun yoktu; çünkü bu durum, gerçeklik çizgisinden henüz kopulmadığına işaret ederdi.
Ancak duman görülemiyorsa, gözlere Tenebir’in esrarlı yeşil dumanları perde çekmiş ve hayal âlemine geçiş yapılmış demekti. Bu hâl üzere olanlar asla gerçek hayatlarında oldukları kişi gibi hareket edemez ve kendilerinden beklenmeyecek tüm kötülükleri yapmaya muktedir olurlardı. Ancak bu hâl üzere olduklarını fark edebilenler bu duruma engel olabilir ve hayal âleminden gerçekliğe geçiş için bazı tedbirler alabilirlerdi. İnsanların birçoğu hayal âleminde olduklarını anladıkları anda sert bir silkelenmeyle titreyerek kendilerine gelirlerdi. Ancak Tenebir’in dumanlarına daha yoğun maruz kalanlar için, bu durumdan kurtulmak o kadar da kolay olmuyordu.
Nereden doğduğu büyük bir muamma olarak gizemini koruyan Tenebir Nehri’nin karanlık diyarda döküldüğü ilk durak olan Deboran Gölü, tüm diyarlarda bilinen en esrarengiz olayların yaşandığı, kaygıların gerçeğe, gerçekliğin ise yerini sanrısal algılara bıraktığı ve endişenin hüküm sürdüğü bir yerdi. Perasimonor ve Mare Rumbrum arasında konumlanan bu göl, uzun yıllar boyunca kimilerine diyarlar arası bir yol olurken, pek çokları için ölüm getiren bir kabir olmuştu. Deboran, binlerce yıldır süregelen anlatılarda; Kral Silintolos ve ordusunun, Algedot Günü Savaşı’nda atlı süvarilerden oluşan ordusuyla Perasimonor’dan Lunamatlis’e gitmesine ev sahipliği yapmış tılsımlı bir göl olarak anlatılmaktaydı.
Deboran’a dair tüm diyarlarda yıllardır dolaşan bu söylentilerin hiçbirinde, gölün Mare Rubrum toprakları içerisinde bulunan güney kısmında yapılmış tek bir yolculuktan dahi bahsedilmemekteydi. Başarılı veya başarısız yolculuk girişimlerinin tamamı Perasimonor kıyısında yapılmıştı. Bundan dolayı Perasimonorlu büyücülerin, diyardaki diğer karanlık büyücülerin sahip olmadığı bazı kadim bilgilere sahip olduğu düşünülmekteydi. Ancak Kral Silintolos olayından sonra bu düşüncelerin doğruluğuna dair şüpheler giderek azalmıştı.
“Tande Lerk unda Penda Lurfanda…” Umma Ledasir, Kral Silintolos Perasimonor topraklarına erişip kendisinden yardım istediği vakit bu cümleyi sarf etmişti. Çünkü Kral’ın ses tonundan tuhaf bir mahcubiyet ve umutsuzca bir alaycılık hissediliyordu. Şimdiye kadar Umma Ledasir gibi kadınları sahtekâr olarak gören Kral Silintolos, başka çaresi kalmadığı için Perasimonor’a bu kadınlardan yardım istemeye gelmişti. Ses tonundaki mahcubiyet, içerisinde bulunduğu çaresiz durumun doğurduğu kırılganlıktan dolayıydı. Diğer yandan sesindeki alaycı ton ise umduğu işin gerçekleşeceğine dair var olan inancının azlığından kaynaklanıyordu.
Perasimonor sırtlarına atlı ordusunu çektikten sonra, yanına yardımcılarını alarak Umma Ledasir’in evine ilerleyen Kral Silintolos şöyle dedi: “Bitti Güç ve Zorda Cenk, Yardım Et ve İste Pek.” Bunun üzerine Umma Ledasir, duyanların ruhunu sarıp korkularından arınmasını sağlayan o mistik sözleri sarf etti: “Tande Lerk unda Penda Lurfanda”, yani “Öyle Um ve Bekle Gör.” Bu sözü duyan Kral Silintolos, yüreğinde yükselen korku bulutlarının bir anda dağılmaya başladığını hissetti ve içinde yeşeren cesaret tohumlarından bulduğu güçle tüm ordusunu toplayıp Perasimonor’un güneyinde yer alan Deboran Gölü’nün kıyısına getirdi.
Perasimonor’da yaşayan herkes, esrarengiz bakışlar eşliğinde Kral ve ordusunun etrafında toplandı. Hereyus Atlıları olarak tanınan Kral’ın ordusu, tıpkı eski ihtişamlı günlerindeki gibi vakarlı bir duruşla bekleme pozisyonuna geçerek Kral Silintolos’tan gelecek emre kulak kesildi. İçlerinden birçoğu ne için beklediklerinin farkındaydılar; çünkü diyarda dönen dedikodular, onların da kulaklarına ilişmişti. Bazıları bu durumdan dolayı tedirgin, bazıları ise son çarenin bu olduğundan son derece emindi. O esnada Kral, Hereyus Atlıları’na dönerek şöyle dedi:
Galiluminosa sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
