Bay Valens’ın Tuhaf Hikayesi; Bölüm 5

Bir bahar sabahı, güneşin göz yormayan berrak ışıltısı Bogascallough Vadisi’nin eteklerine düşmeye başlamıştı. Gökyüzü, hiç olmadığı kadar net ve berraktı. Güneş yükseldikçe, Malahirol Dağları’nın arasından süzülen yansımalar Majori Nehri’ne ulaşıyor; nehrin sularından yansıyan en keskin ışıklar, vadinin dört bir yanına ışıltılar saçıyordu.

O gün gökyüzünde ne ufak bir bulut ne de bir sis emaresi görünüyordu. Hiç olmadığı kadar netti her şey ve dağların eteklerine kadar uzanan sıra ağaçların yaprakları, yeşilin en koyu tonuyla kendini belli ediyordu. Yasemin kokuları etrafa henüz yayılmaya başlamışken, nehrin etrafındaki su çukurlarında baş veren beyaz zambaklar ise harikulade bir ahenkle ve ara ara esen meltemin etkisiyle başlayan eşsiz bir dansla eşlik ediyordu bu muazzamlığa.

Vadinin en derin diplerinde yaşayan karacalar da ortaya çıkmıştı bugün. Zıplayarak nehre su içmeye inmişlerdi. Uğur böcekleri dört bir yanda uçuşuyor, gelincikler etrafta süzülüyor ve yapraklarını bu bahar esintisinin okşamasına izin veriyorlardı. Gelinciklerin üzerinde, narin bir salvoyla gezinen Hender kuşları ise kendi paylarına düşen haşereleri avlamak için, çok da hırslı olmayan bir çabayla, çiçeklerin arasında uçuşuyorlardı. Nehirdeki balıklar bile zaman zaman su yüzeyini yırtacak şekilde zıplıyorlardı.

Mojori Nehri, hiç olmadığı kadar berraktı o gün. Vadide yaşayan hemen herkes, o gün nehir kenarına piknik yapmaya gelmişlerdi. Çocuklar dört bir yanda koşuyor ve oyunlar oynuyor, anneler evden taze taze pişirerek getirdikleri kirazlı turtaları sepetten çıkartıyorlardı. Vadinin eteklerinden toplanan en taze kirazlarla hazırlanan bu turtalar, köyün en meşhur tatlısıydı. Özel günlerin hepsinde bu turtalar pişirilir ve yanında Alista Çayı ile birlikte ikram edilirdi. Belli ki bugün de Vadi halkı için oldukça özeldi.

Bogascallough Vadisi’nin halkı, her zaman için oldukça sevecen, samimi ve yardımsever tutumlarıyla tanınırlardı. Ancak, tıpkı bu vadide yaşanan bu kusursuz gün gibiydi vadi halkının tavırları. Tedirgin edici derecede iyi… Buraya gelen her yabancı, önce eşsiz bir huzur hisseder gönlünün derinlerinde; ancak biraz zaman geçirdikten sonra, mükemmelliğin rahatsız ediciliği esir alır adeta ruhlarını. Dile getiremedikleri bir tekinsizlik hâli peyda olur yüreklerinde.

Sanki her şey, adeta kurgulanmışçasına kusursuzdu o gün. Böyle bir günde, öğlen güneşinin parıltısı henüz düşmeye yeni başladığı zaman, Valens, Darin’i yanına alarak bir yürüyüşe çıkmaya karar verdi. Ardından Telder katıldı onlara ve Gabarin belirdi bir anda yanlarında. Nole ise bu kaçıkları görünce, evinin penceresinden koşarak geldi ve dahil oldu grubun bu plansız yolculuğuna.

Yolculuğun seyri belli olmaya başlayınca, Telder birden bu kaçıkların önüne atlayarak bu yürüyüşü başlamadan bitirmeleri gerektiğini söyledi. Valens nedenini sordu ve Telder şöyle dedi:

Her parlayan şey altın değildir, Valens. Bu, şüphesiz geçici ve kısacık bir iyilik hâli; sonrasında muhakkak bir hinlik çıkacak karşımıza, belli. İyi tanırım ben vadimin halkını; iyidirler oldukça, ancak bu kadarı onlar için bile fazladır çokça. Güneş batmaya yakın, en şiddetli ışıklarıyla vurmaya başlar o gri bulutlara; onlar ise gri değil, turuncu görünür bize hal böyle olunca. Ama gözler tek başına yetmez bu gerçekliğin algısını kavramaya, çünkü aldatabilir bizi zaman zaman ve düşürür yanılgıya. Gerçekliğin algısında hep gridir o bulut; ama gözlerin bakışıyla ve güneşin coşkusuyla turuncu görmek ister insan onları. Ama gaflete düşmekten başka bir şey değildir bu ve iyi olmaz böyle umanların sonları.

Kısa bir zaman sonra batar güneş ve kaybolur etrafa yaydığı o güçlü ışınları; görünmez olur güneşe doğru kanat çırpan kırlangıçlar ve takip eder karanlığı şehrin baykuşları. Parlasa da her ne kadar ayın göz kamaştıran ışıkları, o gri bulutlar siyahlaşarak kapatır tüm umutlu bakışları. Gelin, toplanıp dönelim; çünkü asla kalmak istemeyiz karanlık bir gecenin ortasındaki beyaz bir tavşan gibi. Yoksa varacağımız yer, karanlık dehlizlerin en dibi.

Valens karşılık verdi: “Belki haklısındır, Telder; ama yine de korkmuyorum. Bu yolculuk için en doğru zamanın ne zaman olduğunu asla bilemeyeceğim belki. Fakat bildiğim bir şey var: Bu yolculuğa ve tuhaf hikayemize bugün başlıyoruz. Korkuya yer yok artık, bırak kaygılanmayı ve eşlik et Darin’in şu eski şarkısına. Bırak kendini kaderin esrarengiz oyununa.

Telder ikna olmamıştı ama devam etmekten başka seçeneği yoktu, çünkü bu hayatta sahip olduğu en değerli dostları onlardı. Ve onların tamamının zihinlerinin iyi niyetleri tarafından esir alındığını düşünüyor ve özellikle Darin ile sık sık didişiyordu. Telder, onların gerçeği görmekten kaçtıklarını ve hayal dünyasında yaşadıklarını düşünüyordu. Bundan dolayı, dostlarına eşlik etmek konusunda tereddüt dahi etmedi. Çünkü bu iyi niyetin, ahmaklığa varacak kadar zararlı bir yoğunlukta olduğunu düşünüyordu. Her ne kadar eşlik etmese de o eski şarkıya, yine de kulak kesildi bu keyif veren tıngırtıya. Hafif bir tebessüm belirdi yüzünde her şeye rağmen ve itibar etmedi içini kaplayan onca kaygıya.

Valens’in bahçesinden, ormanın derinliklerine doğru yürümeye başladı bu kaçıklar ve mırıldanmaya başladılar hep bir ağızdan;

Zıpla dur, zıpla dur, bura senin yurdundur.
Vadi’nin çocukları pek de mutlu, mesuttur.
Gelirse sana kaygı, koş Sebra kıyısına;
Sana iyi gelecek çareyi fısıldasın kulağına.

Yürü dur, yürü dur, vadinin sırtlarına.
Korkma, tırman, çekinme Malahirol Dağları’na.
Yanaşırsa yanına Tellawick’in Cadısı,
Çağır gelsin yardıma Ledasir’in kargısı.

Koştur dur, koştur dur, Mojori çayırına.
Turtalar pişer her yerde, Umma’nın anısına.
Kaynasın kazanlar, verilsin ziyafet.
Korkma sen, korkma sen, yolculuğa devam et.

Şu ana kadar her şey çok iyi ilerliyordu; bu dört kaçık, neşe dolu kalpleriyle ormanın içlerine ilerlemeye başladılar. Ancak onlar ilerledikçe, bulutlar gökyüzünü kuşatmaya başladı. Cıvıldayan kuşların şarkıları, yerini kuzgunların çığlıklarına bıraktı. Kirazlı turtaların şekerli kokusu da artık gelmiyordu burunlarına. Korku yüklü sis bulutları, yanaşmaya başlamıştı Valens diyarına.

Girdiler ormanın en derin yollarına; kaygılar ulaşmaz onların ruhuna. Ne de olsa razılar yolculuğun pahası; ancak sarmadı değil onları da kaygıların tasası. Dönmek olmaz bu yoldan, ne olsa da çıktılar. Yıldıramaz onları ne kaygı ne korkular. Güç aldı birbirinden bu dört dost ve ucube, karanlık ormanlarda buldular bir kulübe. Sığınsak mı, sığınmasak mı diye düşünürlerken, bir gürültü patladı ormanın derinliklerinden.

Bu gürültünün ardından, ucubelerin hepsi bir yere savruldu ve kimse kimseyi göremez oldu bir anda. Herkes, adeta bir gerçeklik âleminden düşler dünyasına geçişin ilk şaşkınlığını yaşıyordu. Ve dostlar, birbirlerini aramaya koyuldular. Valens, Darin ve Telder’a seslendi ve yankıları kendi zihninde duymaya başladı aniden. Bu iki ahmak, Valens’ın kafasının içinde konuşuyordu adeta. Ancak Valens bu tuhaflığı fark etti ve gerçeklik algısının kırıldığını anladı. Sonrasında hemen, Bogascallough Vadisi’nde pek de sık rastlanmayan ve daha önceden çantasına attığı kadim bir bitkinin filizine yöneldi can havliyle. Koparıp koklayınca, zihnindeki sis bulutları dağıldı birden. Ve arkadaşlarını bulup onlara da koklattı bu filizleri.

Artık hepsi kendine gelmişti; zihinlerinin onlara oynadığı korku dolu oyunlar bir anda yok olup gitmişti. Tüm bunlar, hiç şüphe yok ki Tellawick Cadısı’nın tuzağıydı. Bu yolculuğun kolay olmayacağı âşikârdı ama henüz başında böyle bir olayın yaşanması, herkesi ziyadesiyle tedirgin etmişti. Ancak bu yaşananlar, onları yolundan caydırmaya tabii ki yetmeyecekti. Çünkü çok daha fazlası için bile hazırdı bu kaçıklar.


Galiluminosa sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir