Bay Valens’ın Tuhaf Hikayesi; Bölüm 7

Perasimonor’da gökyüzü bu gece hiç olmadığı kadar tuhaftı. Hiç alışık olmadık bir mavilik sızıyordu koyu gri bulutların arasından. Sanki mavi bir güneş doğmaya çalışıyordu gecenin ortasında. Ama ışık yerine karanlık saçan bir güneş, neşe yerine keder getiren bir parıltı. Coşkuları dindirip, korkuları çağıran bir ışıltı…

Ara sıra dağılan bulutlara rağmen, yağmur hiç kesilmedi o gece. Ama asla sağanak bir yağış da olmadı o gün. Gökyüzünden düşen her bir damla, adeta baggara böcekleri kadar küçülüyordu yeryüzüne inerken. Saatlerdir devam eden bu yağış, toprağı nemlendirerek azıcık yumuşatmıştı; ancak asla çamur yapacak kadar ıslatmamıştı. Perasimonor’un eski yıkık surlarından köye doğru, hızlı adımlarla yürüyen bir kadın belirdi bir anda.

Lady Virgadot’dan başkası değildi bu yürüyen. Omuzlarının üzerinden salınan uzun siyah pelerinden birini giymişti yine. Bu diyardaki en uzun kadındı Virgadot; hiç şüphe yok, en güzeliydi aynı zamanda. Perasimonorluların pek alışık olduğu bir yüz değildi kendisi ama herkes tanırdı onu yine de. Ufalmaktan adeta sis bulutlarına dönüşen yağmur tanelerinin arasından süzülüyordu, karanlığı yararak. Ruhunu saran tuhaf bir telaşla yürüyordu, tüm diyarların en güzel Lady’si.

Ekim’in en kara çarşambasıydı o gece. Moraveth’li uğursuzların ağzından dökülen o sözler, Perasimonor’u zehirli bir sarmaşık gibi sarmaya başlamıştı. Ekim ayı genelde oldukça serin olurdu Perasimonor’da; ama bu gece, tuhaf bir sıcaklık yayılmıştı tüm diyara. Karanlık bulutlar öylesine kapatmıştı ki gökyüzünü ve o kadar tuhaf esiyordu ki o gece rüzgâr… Sadece camdan izliyor olsa biri, her an kar tanelerinin düşmeye başlayacağı izlenimine kapılırdı; ancak hava, bu atmosferin aksine son derece sıcaktı.

Tenebir Nehri’nden yükselen dumanlar, zaten var olan siyah ve mavinin en karanlık tonlarına bir de yeşili ekliyordu. Dans eden bu renkler, havada ahenkle birbirine karışmaya başladı. Nefes almak gittikçe zorlaşıyor, tüm yüzler bulanıklaşıyor ve gözler kamaşmaya başlıyordu. Düşünceler de giderek karışmaya başlamıştı o gece. Tüm diyar, adeta görünmez bir zindana dönüşmüş ve buradaki herkes de birer tutsak olmuştu.

Karanlık sardıkça ruhlardaki ateşi, mavi bir dumanla örmeye başladı Perasimonor’daki her bir köşeyi. Yankılar duyulmaya başlandı dört bir yandan ve keder teslim aldı neşeyi. Karanlık mıydı kötü olan, yoksa aydınlık mıydı çağıran umudu? Kulaklarda tek bir yankı vardı tüm gece: “Dağıt o bulutu – dağıt o bulutu!” Savrulan ruhlar ve derinden bir keder, kol gezer diyarda ölümden bir beden. Ne mümkün kaçıp gitmek, ne de olur görmezden gelmek. Tek çare kaldı geriye: ruhunu teslim etmek.

Sonsuz bir tutkuyla yükseliyordu karanlığın tahakkümü diyarın dört bir yanından; artık karşı koyma güdüsü de çıkmıştı Perasimonorluların aklından. O gece, ölülerin çığlıkları işitilmeye başlandı Perasimonor’un dört bir yanından. Tenler örüldü görünmez bir kefenle, diller bağlandı bilinmez bir nedenle. Yürekler hapsolmuştu karanlık bir kederde.

Moraveth’ten yapılan bu Tenarabus Büyüsü, sadece Umma Ledasir’i etkilemekle kalmadı; tüm Perasimonor’a bir lanet gibi çöktü ansızın. Önce tuhaf bulutlar kapladı gökyüzünü ve kimse dönemez oldu ufka doğru yüzünü. Mavi mi, yoksa yeşil mi, ya da büsbütün gri bir toz bulutu mu bu tuhaf baloncuklar? Hiç şüphe yok, en kötüsüydü topraktaki esrarengiz tomurcuklar. Tenebir suyu fokurdamaya başladı birden ve adeta kaynıyordu en derin diplerinden.

Lady Virgadot, yürümeye başlayınca Perasimonor Meydanı’ndan, kendiyle beraber serin bir esinti getirdi kralın diyarından. Nefes almaya başladı yeniden diyarın halkı ve söküp attı bu uğursuz düğümü onların kursağından. Yürümeye başlayınca diyarın en tenha yollarından, gözleri bulandı onun da Tenebir’den yayılan o pis dumandan.

Nihayet vardı Ledasir’in yanına. O gece, diyarın tüm önde gelen kadınları toplanmıştı başında. Onu gören herkes açılarak yol verdi ve Virgadot yanaştı Ledasir’in başına. Umma, hasta yatağında son anlarını yaşıyor gibiydi; ancak Virgadot’u görünce, gözündeki sönmek üzere olan ışıltı yeniden parlamaya başladı ve yanından hiç ayırmadığı yaveri Tansulo’ya, herkesi odasından çıkartmasını söyledi. Tüm oda boşaldıktan sonra, nihayet Lady Virgadot ve Umma Ledasir baş başa kalmıştı. Tansulo henüz dışarı çıkmamış, kapının iç tarafında Ledasir’den bir işaret bekliyormuşçasına dikiliyordu. Ledasir, ufak bir baş işaretiyle ona da dışarı çıkmasını söyledi.

Tansulo, omuzlarının üzerinden dökülen sarı saçlarını savurarak dışarı çıktı; ancak kapının hemen ardında beklemeye devam ediyordu. Merak içindeydi, Perasimonor’daki tüm herkes gibi. Ancak pek de bir şey duyamıyordu bu eski tahta kapının ardından. Yaklaşık bir saat kadar süren bu konuşmada, yalnızca birkaç fısıltı ve ara ara yükselen birkaç nida işitmişti.

Sesler tamamen kesildiğinde ise Lady Virgadot, Tansulo’ya seslendi. Onunla beraber, diyarın diğer kadınları da odanın içerisine doluşmaya başladılar. Umma Ledasir’in gözlerindeki yaşam ışığı giderek sönmeye başlamıştı ve can havliyle, yanı başında bulunan Tansulo’nun eline sarılarak, kulaklarda yıllar boyu yankılanacak olan o sözleri fısıldadı: “Vales uksime una uksimor,” yani “Bu koparış, hayattan koparış değil.”

Ledasir bu son sözlerini fısıldarken yaverlerine, Lady Virgadot odanın camından net bir şekilde görülen karanlık ormanlara doğru puslu gözlerle bakmaya başlamıştı. Aynı kelimeler onun da dilinden dökülmeye başladı: “Vales uksime una uksimor”…


Galiluminosa sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir