Yaşam, insanlığın varoluşundan beri üzerine yapılan tartışmaların hiçbir zaman bitmediği ve bitmeyeceği en gizemli oluşumdur hiç şüphesiz. Bazıları din penceresinden baktı bu tuhaf oluşuma, bazıları ise dünya görüşüyle sınırladı bakışını. Kimileri ise bu tuhaflığa, geçmişte yaşayan insanların durumları ve kendi tecrübe ettikleri olaylar üzerinden baktı. Elbette okudukları üzerinden yaşamın gizemini çözmeye çalışanlar da oldu her zaman. Bir kısım azınlık ise daha cesurdu ve cevabı gökyüzünde aradı durmadan. Bugün ise biz de bambaşka bir açıdan yaşamı yorumlayacağız. Ne bunlara benzer bir tonda ne de bunlardan farklı bir boyutta.
Çünkü bu tuhaf yolculuğu açıklarken ne gökyüzünden uzak kalabiliriz ne de Tanrı’nın buyruklarını görmezden gelebiliriz. Elbette kendi yaşantımızı da bundan ayıramayız. Çünkü kim bize ne kadar anlatırsa anlatsın, insanlar üzerine ne kadar konuşursa konuşsun, en nihayetinde kişi kendi yaşadığı hayatı tecrübe etmiştir ve yaşamı bundan bağımsız düşünmesi mümkün değildir. Yaşama dair ihtilaflı görüşlerin ortaya çıkmasının ana sebebi de budur zaten. Çünkü her bir bakış ve her bir göz bambaşka görür dünyayı ve birbirinden çok farklı şekilde anlar gördüklerini. Zaten yaşamı bu denli eşsiz kılan da budur.
Her bir insan için yaşam, aslında farklı pencerelerden seyredilen bir tiyatro oyunu gibidir. İnsanlığın bu konu üzerinde bir türlü uzlaşamaması ve tartışmaların binlerce yıldır devam etmesinin sebebi de aynıdır. Bakış açısı, bir insanın sahip olabileceği en önemli şeydir; çünkü tüm hayatını değiştirebilecek yegâne güç çoğu zaman odur. Aşağı yukarı aynı yaşam şartlarına sahip olan insanların bazılarına baktığımızda son derece mutlu olduklarını görürken, bazılarının ise intiharın eşiğinde olduğunu fark ederiz. Hatta çoğu zaman çok daha düşük yaşam standartlarına sahip olan kimselerin, neredeyse sınırsız olanaklara sahip olanlardan çok daha mutlu olduğunu görürüz.
O halde yaşam neden bazıları için azap verici bir zindan olurken, bazıları için ise macera dolu bir yolculuk olur? Bu durumun başlıca sebebi insanoğlunun yaşadığı hayatı görüş ve yorumlayış biçimidir. Yani bakış açısıdır; bu durumu bazen kendi hayatlarımızda da tecrübe ederiz. İyi hissetmediğimiz anlarda, her zaman yaşadığımız ve oturmaktan son derece keyif aldığımız o ev bize bir hapishane gibi görünebilir. Bu da aslında yaşanılan kötü şeyler neticesinde gerçekleşmez; yaşanan bu şeylere karşı bizim gösterdiğimiz reaksiyonlar bu durumu tetikler. Aslında bir insanın, diğer bir insanı üzmek ve ona kötü hissettirmek gibi bir yeteneği yoktur. Karşımızdakine bizi üzebilme yetkisini de ancak biz verebiliriz.
Burada yüce gönüllü insanları ayrı tutmamız gerekir; çünkü onlar Descartes’ın söylediği gibi: “Arzulara, kıskançlığa ve hasede tamamıyla hakimdirler çünkü arzu etmeye layık olacak kadar değerli olduğunu düşündükleri hiçbir şey yoktur ki edinilmesi ellerinde olmasın. İnsanlara karşı duyulan kine de hakimdirler; çünkü bütün insanlara değer verirler. Korkuya da hakimdirler; çünkü erdemlerine duydukları itimat onlara güven verir. Son olarak öfkeye de hakimdirler; çünkü başkasına bağlı olan şeylere pek az değer verdikleri için düşmanlarına da asla kendilerini incittiklerinden haberdar olma üstünlüğünü vermezler.”
Bir şeyi sevmeye başladığımız zaman o şeye yüklediğimiz anlam giderek artar ve hatta bazen öyle boyutlara ulaşır ki bu sevginin hararetli gücüyle o kişide, nesnede veya yerde var olmayan özellikleri varmış gibi görmeye başlarız ve bakış açımız giderek değişir. Bu bazen bir kişi, bir olay, bir yer veya bir hayal bile olabilir. Bundan dolayı bu var olan düzenimiz bozulduğunda; yani o kişi ile kavga ettiğimizde, o sevdiğimiz şehri terk etmek zorunda kaldığımızda veya bizim için çok değerli olan bir hediyeyi kaybettiğimizde son derece yoğun bir hüzün yaşarız. Bu hüzün aslında normal şartlar altında yaşamayacağımız bir duyguydu; ancak biz bakış açımızı değiştirerek bu şeylere yüklediğimiz manaları artırmış olduk ve bunları kaybettiğimizde yaşadığımız o hüznü kendimiz hazırladık.
Ancak bakış açımızı kısıtlayarak da bunun tam tersi durumlara sebebiyet verdiğimiz de çok olur. Yaşamın ve yaradılışın özünü görüp anlamamızı engelleyen şey de aslında yine biziz. Çünkü pek çoğumuz varlığın özünü kavramak için bakış açımızı değiştirmeyi hiç denemedik. Eğer bunu yapabilirsek yaşamın bizim için var olan anlamı tamamen değişecektir. Tıpkı William Blake’in dediği gibi: “Görmek koca bir dünyayı bir kum zerresinde, ve cennetin kapısını bir yaban çiçeğinde; sonsuzluğu kavrayıvermek avucunun içinde ve sığdırmak bir saate ebediyeti.”
O halde biraz bakış açımızı değiştirmeyi deneyelim hep beraber; Blake gibi sonsuzluğu kavramaya başlayalım avucumuzun içinde. Çünkü insanoğlunu farklı bir boyuta geçirecek ve yaşamın özünü kavramasını sağlayabilecek olan bakış açısı tam da bununla ilgilidir. Aslında pek azımızın farkında olduğu eşsiz bir hediyeyle yaratılmıştır insanoğlu. Tanrı, insanı yaratırken kendi ruhundan üflemiştir onun ruhuna. Kendinden bir şey eksilmeden ancak bizlere sonsuz bir lütuf katarak vadedilen bir bağış… İnsanoğlu sadece aciz bir bedenden ibaret değildir; Tanrı, hepimize birer ruh vermiş ve bu ruhun içerisine de her biri diğerinden ayrı ve eşsiz olan birtakım tutkular gizlemiştir.
Ruh zaten başlı başına insanoğluna bahşedilmiş en değerli şey olsa da Tanrı, bununla yetinmeyip bir de onun içerisinde saklı hazineler yollamıştır bizim için. Bu noktada bakışımızı genişletirsek bize sonsuzluğun bahşedildiğini kavrayabilir ve aslında yaşamın asla ölümle son bulan bir yolculuk olmadığını görebiliriz. Ölüm sadece bizler için bir geçiş ve ruhumuzun var olmaya devam edeceği bir ebediyete atılmış ilk adımdır. İşte bu noktada yaşamın bizim için eşsiz bir hediye olduğunu anlayabilmemiz için yapmamız gereken en önemli şey, bu durumu kavrayabilmektir.
Bizi kaygılardan tutkulara ulaştıracak olan şey tam olarak budur. Öncelikle bize bahşedilen yaşamın tek boyutlu olmadığını kavramak ve ruhumuzdan haberdar olmak gerekir. Çünkü ancak bu yolla insan, kendisi için sarsılmaz bir öz saygı ve öz değer inşa edebilir. Çünkü kendi sahip olduğumuz değerler üzerinden inşa ettiğimiz öz güvenimiz; yine bizler gibi bir başka insan tarafından sarsılabilir, hatta yıkılabilir. Ancak ilahi bir gücün bize bahşetmiş olduğu bu süper gücü keşfetmek, kendi kimliğimizi inşa ederken bizi yönlendirecek en büyük motivasyondur.
Ruhumuzdan haberdar olup bu duygunun bize sağladığı vakarlı bir hâl ile yaşamımıza bakmaya başladığımızda, ilahi gücün bize bahşetmiş olduğu diğer hediyeleri görmeye başlarız; yani tutkularımızı. Bu bahsettiğimiz şeylerin bu sırayla olması son derece önemlidir; çünkü bir insan, rastlantısal bir şekilde de kendisine bahşedilmiş tutkuları keşfedebilir; ancak eğer kendisinde sarsılmaz bir öz değer ve güven hissedemezse, çoğu zaman bu tutkularının üzerine gitmekten kendini alıkoyar. Hiç şüphe yok, bu yolla nice yetenekler heba olmuş; nice hayatlar, sahip oldukları potansiyellerinin çok daha altında yaşanmak zorunda kalmıştır.
İnsan, kendine sarsılmaz bir değer vermelidir; çünkü onun yaratıcısı ona değer vererek ona bu yaşamı bahşetmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz farkındalık hâli ve bakış açısı insanda oturmaya başladığında, kaygılar ve korkular silinerek yerini umut ve cesarete bırakır. Modern dönemde yaşadığımız kaygı bozukluğu ve anksiyete atakları başta olmak üzere tüm ruhsal bozuklukların özünde yatan ana neden, bu bakış açısını bir türlü yakalayamamamızdır. Çünkü çoğu zaman yaşamımızı günlük hayat rutinlerimizden ibaret zannederiz ve buna bağlı olarak her zamanki meşguliyetlerimizin bizi kısır bir döngünün içine hapsetmesine izin veririz.
Birçoğumuz, kaygılardan tutkulara ve zorluklardan yıldızlara nasıl ulaşacağımızı sürekli merak ederiz ama pek azımız kafamızı kaldırıp yıldızları seyrederiz. İnsanın ruhsal bir varlık olduğunu bilmemize rağmen, çoğunlukla kendimize bir makineymişiz gibi davranırız. Şimdi kendine şunu sor: En son ne zaman bir tepeliğe uzanarak gökyüzünü seyrettin? En son ne zaman koyu mavi sis bulutlarının ağaçlarla dansını izledin? En son ne zaman bir kuşun melodisiyle ritim tuttun ve bir baykuşun mırıldanışını dinledin? Tamamı senin için yaratılmış olan bu evrenin bir parçası olduğunu en son ne zaman fark ettin?
Peki, nasıl anlayacağız tüm her şeyi doğru yaptığımızı ve ruhumuzun ahenkli bir dansla evrene eşlik ettiğinden ne zaman emin oluruz? Bunu anlamak için Kipling’e kulak vermemiz gerekir:
“Eğer herkes aklını yitirmişken sen sakin kalabiliyorsan
Ve herkes seni suçlarken sen kendinden şüphe etmiyorsan,
Ama onların şüphelerine de anlayış gösterebiliyorsan;
Eğer bekleyebiliyor ama beklemekten yorulmuyorsan,
Sana yalan söylendiğinde yalanla karşılık vermiyorsan,
Nefret edildiğinde nefret etmiyor ama nefretli de görünmüyorsan,
Ve ne çok erdemli görünmeye çalışıyor,
Ne de çok bilgece konuşuyorsan:
Eğer hayal kurabiliyor ama hayallerine esir olmuyorsan,
Düşünebiliyor ama düşüncelerini amaç yapmıyorsan;
Zaferle ve felaketle karşılaşıp,
Bu iki sahtekâra aynı şekilde davranabiliyorsan;
Söylediğin gerçeğin düzenbazlar tarafından eğilip bükülüp,
Aptallar için bir tuzak haline dönüştürülmesine katlanabiliyorsan,
Hayatını verdiğin şeylerin paramparça olduğunu görüp,
Eski püskü aletlerle yeniden inşa edebiliyorsan:
Eğer kazandıklarını bir araya toplayıp
Bir yazı-tura oyununa yatırabiliyor,
Ve kaybedip başa dönebiliyorsan
Ve kaybından hiç söz etmiyorsan;
Yüreğini, sinirlerini ve kaslarını Tükendiklerinde bile zorlayabiliyor,
Ve içinde sadece “dayan!” diyen irade kaldığında bile devam edebiliyorsan:
Eğer kalabalıklarla konuşup erdemini koruyabiliyorsan
Ya da krallarla yürüyüp sıradan halktan kopmuyorsan,
Ne düşmanların ne de dostların seni incitebiliyorsa,
Herkes sana güveniyor ama hiçbiri aşırı değilse;
Affı olmayan dakikayı
Altmış dolu saniyeyle doldurabiliyorsan,
Yeryüzü ve içindekiler senindir,”
Galiluminosa sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
