Helakirtor Diyarı; Bölüm 4

Kral Silintolos, Ledasir’in evinden çıkarak Deboran Gölü’nün kıyısına doğru yavaşça atını sürmeye başladı. Kralın hemen arkasında bulunan yardımcıları, oldukça ağır adımlarla eşlik etti bu yürüyüşe. Bu üç süvarinin biri en arkada, diğerleri ise sağ ve sol tarafında yer alıyordu. Umma Ledasir ise Silintolos’un hemen sağındaydı ancak bulunduğu pozisyon gereği, sağda yer alan süvariden bir adım daha yakındı krala. Bu durum pek alışıldık bir şey değildi; çünkü Silintolos, her ne kadar Helakirtor’daki tüm diyarlara ayrım gözetmeksizin adil bir şekilde hüküm sürse bile hiçbir zaman büyüye ve büyücülere karşı olduğunu gizleme ihtiyacı hissetmezdi. Ancak bu sefer durum oldukça farklıydı ve Umma Ledasir, yardım isteyebileceği tek kişiydi. Tüm bunlara rağmen yine de onu kendisine bu kadar yakın bir mesafede tutması, herkes tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştı.

Deboran’ın kıyısına dizilen Hereyus atlıları hiç olmadığı kadar ihtişamlıydı o gün. Perasimonor’da nadir rastlanan güneşin parlak ışıkları, savaş pozisyonu almış olan atlıların beyaz zırhlarının üzerine vurmaya başlamıştı. Tüm zamanların en iyi savaşçıları, karanlık diyarları bile aydınlatacak bir şekilde ışık saçmaya başlamıştı dört bir yana. Bu esnada Perasimonor’da yaşayan hemen herkes, Deboran Gölü kıyısı boyunca çoktan dizilmiş ve meraklı gözlerle Kral’ın gelişini beklemeye koyulmuştu. Hatta bu kalabalık, gölün Mare Rumbrum kıyısında da giderek artmaya başlamıştı.

Diyarın sakinleri bir yandan Hereyus atlılarını izlerken diğer yandan az sonra neler yaşanacağını düşünerek merakla karışık zayıf bir korkuya kapılmışlardı. Hissettikleri korkunun sebebi, kendilerinde merak uyandıran şeyin sonucuna dair yaşanması olası durumların doğurabileceği korkunç hadiselerdi. Ama korkunun kalplerini tamamen rehin alamamasının sebebi, Kral Silintolos’a karşı sarsılmaz bir güven duymalarıydı. Zaten büyükten küçüğe herkes, Helakirtor’un tehlikede olduğunu çoktan anlamıştı.

Lunamatlis’in ardında, Helakirtor’un hemen kıyısında kötülük tohumları giderek yükselmeye başlamıştı. Ormanın ırkından olan Eryndal, Cantet Terra Tepesi’nin ardına yapmış olduğu yolculuklar esnasında fark etmişti bu kötü yurdu. Eryndal; hiçbir ırka benzemeyen varlıkların, hiç kimsenin bilmediği bir dilde marşlar okuduklarını ve büyük bir savaş için birtakım hazırlıklar yaptıklarını görmüştü. Yapılan bu hazırlıklar arasında en korkutucu olan şey, daha önce görülmemiş büyüklükte kılıçların ve gürzlerin dövülmesiydi. Eğer bu büyüklükte silahlar varsa onları kullanacak büyüklükte yaratıklar da olmalıydı. Buradan yükselen her bir ateş, muhakkak yeni dövülecek olan yeni silahların habercisiydi.

Bu yaratıklar tarafından söylenen marşlar arasında tek bir kelime kulaklara aşina geliyordu: “Helakirtor”. Kulak kesildi Eryndal; ancak bu ne ormanın diliydi ne ayın lisanı ne de Helakirtor’da konuşulan herhangi bir dile yakındı. Ama söylenenlerde iyi bir kastın olmadığı son derece aşikârdı. Çünkü Helakirtor adı her geçtiğinde, ip gibi dizilmiş yaratıklardan oluşan bu ordudaki herkes, ellerindeki gürzleri yere vuruyordu. O kadar kalabalık bir orduydu ki bu gürzlerin her yere vuruluşunda Cantet Terra Tepesi âdeta köklerinden sallanır gibi oluyordu.

“TENNA RESSALO FITREL SIMANO

UNDA LOCHTE MUSKİRA LEMATE

MERRA LOSSAS NULLA HELAKİRTORA

FİR ALCOMETİ HULLA TANİNGORA”

Kötülüğün bu diyarı Taningor diyordu kendine ve bunlara tanık olan Eryndal, tüm diyarda güvenebileceği tek kişi olan Lady Virgadot’a anlattı tüm gördüklerini. Virgadot ise hiç vakit kaybetmeden vardı yüce Kral Silintolos’un huzuruna ve anlattı tüm olanları. Ancak Silintolos, bu olayları ilk duyduğunda anlamakta son derece güçlük çekmişti. Böyle bir kötülüğün varlığından nasıl olurdu da Lunamatlis halkının hiç haberi olmazdı? Ya da haberleri olup da gizlemişlerdi bu yamanlığı; peki ama neden böyle bir şey yapmış olsunlardı ki? Tüm bu sorular Silintolos’un aklını kurcalamaya başlarken, hiç vakit kaybetmeden saldırı hazırlıklarına başlamasını emretti Hereyus atlılarına.

Bu diyarda en güvenilir müttefikleri, hiç şüphe yok, Lunamatlislilerdi; bundan dolayı Kral, en güvendiği yerden sarsılmıştı bu sefer. Çünkü Eryndal bile görebiliyorsa bu kötülüğü, Lunamatlisliler çoktan görmüş olmalı ve Kral’a bildirmiş olmalıydılar. Ancak tüm bunlar için kafa yoracak bir zaman kalmamıştı; Silintolos, Hereyus atlılarının başkomutanı olan Elemrun’u yanına çağırıp odadaki herkesi dışarı çıkarttı. Birbirlerine baktıkları anda her ikisi de olanların ve olacak olanların farkına varmıştı. “Algedot günü geldi mi?” diye teyit eder bir şekilde sordu Elemrun. Silintolos, onaylar bir şekilde başını salladı ve ona atlıları hazır etmesini söyledi.

Elemrun nereye gideceklerini çok iyi biliyordu ve tüm atlılara zırhlarını kuşanmalarını emretti. Ordu toplanmaya başlamış, kendisi de atı Rosalina’nın başını okşarken Lady Virgadot ile ayaküstü bir sohbete koyulmuştu. Virgadot, Ledasir’in durumdan haberdar olduğunu ve onlara yardım edeceğini söyledi. Perasimonor’a bir an önce varmalı ve Umma Ledasir’i bulmalıydılar. Çünkü Lunamatlis’e at sürmek en azından bir ay sürecekti ve Silintolos’un bu kadar zamanı yoktu. Onların saldırısı başlamadan evvel Taningor’a varılmalıydı. Bunun için ise en kısa yol Perasimonor’dan geçiyordu. Elemrun, Virgadot’u yolcu ettikten sonra kurmay ekibini toplayarak olacakları anlattı. Ancak hiçbir arkadaşının yüzünde en ufak bir tereddüt veya korku emaresi görmemişti. Yapmayı planladıkları şeyin bilinen tarihte hiçbir örneği olmamasına rağmen Elemrun’a itiraz eden kimse çıkmamıştı. Oysaki arkadaşları, konu savaş olunca kendi fikirlerini ve görüşlerini söylemekten asla geri durmazlardı.

Ancak bu sefer durumun vahametinin herkes farkına varmıştı. Kuzgunların Taningor tarafından kontrol edilebilmesi ihtimaline karşın Silintolos, hiçbir diyara haber verilmemesini emretti. Hem diğer diyarlar haber alsa da geç olmadan yetişme ihtimalleri neredeyse imkânsızdı. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Hereyus atlıları, Kral Silintolos önderliğinde sabahın ilk ışıklarıyla yola koyuldular. Bir an önce Perasimonor’a yetişmekti dertleri. Bundandır ki hiç dinlenmeden sürdüler atlarını günlerce. Sadece atlar halsiz düştüğünde mola veriyorlardı. Üçüncü günün ilk ışıklarında Perasimonor topraklarına nihayet giriş yapmışlardı. Silintolos, Elemrun’a atlıları Deboran Gölü’nün kıyısına götürmesini emretti ve süvarilerden ayrıldı.

Elemrun, Hereyus atlılarını bekleme pozisyonuna aldıktan sonra Silintolos’un yanına gitti vakit kaybetmeden ve birlikte atlarını Umma Ledasir’in evine sürmeye başladılar. Karanlık ormanlara doğru giderken eski surların altında kalan son ev, Ledasir’in eviydi. Ledasir, bir saygı göstergesi olarak Kral ve yardımcılarının geldiğini görünce kapının önüne çıkarak karşıladı onları. Silintolos, Ledasir’in gözlerine hafif mahcup bir ifadeyle bakış attı ve şunları söyledi: “Bitti Güç ve Zorda Cenk, Yardım Et ve İste Pek.” Ledasir ise hiç beklemeden net bir kararlılıkla, “Öyle Um ve Bekle gör.” diye karşılık verdi.

Sonrasında Kral, Ledasir’i ve yardımcılarını yanına alarak Deboran’a doğru yürümeye başladı. Ledasir hemen sağ omzunun arkasında, Kral’a çok yakın bir mesafede duruyordu. Yol boyu oldukça kısık sesle Silintolos ve Ledasir arasında sürekli bir konuşma döndü. Nihayetinde vardılar Deboran’ın kıyısına; Elemrun ve Kral’ın diğer iki yaveri de bu asil süvarilerin saflarına yerleştiler.

Kral Silintolos ordusunun yanına yaklaşırken küçük bir kız çocuğu, “Beyaz süvariler sizi bekliyor Kral’ım!” diye bağırdı. Bunun üzerine Kral Silintolos, samimi bir tebessümle selamlayarak adını sordu bu küçük kız çocuğuna. “Benim adım Sanderna.” diye karşılık verdi küçük kız. Kral Silintolos, “Ne de güzel bir isim, ne de masum bir kız… Al bakalım, bu Kral’ından sana bir hediye.” dedi ve cebinden çıkarttığı bir keseyi uzattı bu küçük kıza. Küçük Sanderna, yüzündeki tebessümle hafif eğilerek selamladı Kral’ını.

Meraklı gözler arasında devam eden bu gergin bekleyiş biraz olsun dağılmıştı küçük Sanderna’nın o güzel nidasıyla. Kral Silintolos ordusunun yanına geldiğinde, tüm Hereyus atlıları muazzam bir nizamda bekleme pozisyonuna geçmişti. Güneşin parlaklığı giderek sönerken, kara bulutlar gökyüzünü ağır ağır ele geçirmeye başladı. Silintolos başını sağ arka tarafında yer alan Ledasir’e çevirdi ve ne olduğunu sorgular bir bakış attı ona. Ledasir şöyle dedi: “Yüce Kral’ım, büyü iyilik için yapıldığında bile az da olsa bir karanlık doğurur.” Silintolos, anladığını işaret eden bir kafa hareketiyle Ledasir’i doğruladıktan sonra Hereyus atlılarına dönerek beklenen konuşmayı yapmak üzereyken, artan karanlık ve yoğunlaşan sislerin arasından derinden derine bir sesin yankılanmaya başladığını işitti.

“Mare rumbrum rumbrum, mare rumbrum rumbrum…” Her rumbrum sesiyle beraber karanlık diyarın ordusunun toprağa ayak vurma sesleri de birlikte yankılanıyordu. Mare Rumbrum’un ordusu, Bilge Belabirdor ve Lord İirinarious’un önderliğinde Kral’a doğru ilerliyordu. Bu durumu gören Hereyus atlıları savunma pozisyonuna geçmek üzereyken, Elemrun el işaretiyle onları durdurdu. Çünkü belli ki yardıma gelmişlerdi. Tüm saygısıyla Silintolos’u selamladı Belabirdor ve şöyle dedi: “Kral’ım, durumdan haberdarız; ordumuz emrinizdedir. Sizin komutanlığınızda hepimiz seve seve can vermeye hazırız.” Tam bu esnada karanlık diyarın ordusu, ayaklarını eş zamanlı bir şekilde yere vurarak “Mare rumbrum rumbrum!” diye bağırmaya başladı hep bir ağızdan. Tam ayaklarını yere vurdukları esnada, Hereyus atlıları da ellerindeki mızrakları kalkanlarına vurmaya başladılar.

Aydınlığın bilgeliği karanlığın gizemiyle, yüceliğin heybeti düşkünlerin dirayetiyle birleşmeye başlamıştı. Küskünlerin kehaneti vücut buluyor ve suretlerin hakikati ışıldamaya başlıyordu. Orada bulunan herkes yüreklerinde ve zihinlerinde daha önce hiç hissetmedikleri esrarengiz bir coşku hissediyorlardı. Karanlık diyarda korkacak hiçbir şey kalmamıştı o gün, Helakirtor’un kurtulması için tüm yürekler ve tüm bilekler bir olmuştu. Vahderun’un dikmiş olduğu dostluk tohumları nihayet filizlenmiş ve meyvelerini vermeye başlamıştı. Tabii ki tüm diyarların Kralı olan yüce Silintolos da oldukça karmaşık duygular içerisindeydi. En çok itibar ettiği yerden güveni kırılırken, en son bekleyeceği yerden sorgusuz bir yardım eli uzanıyordu.

Tüyler ürperten bir hava hâkimdi Perasimonor’da. Mare Rumbrum’dan gelen bu yardım, Kral’ın ve Hereyus atlılarının yalnızca işini kolaylaştırmadı. Onlar olmazsa Hereyus atlılarının Deboran’dan geçme şansları yoktu. Çünkü Tenebir’in dumanlarına maruz kalmayanlar, Deboran’ın sularından geçmeye muktedir olamazlardı. Umma Ledasir bunu bildiği için Bilge Belabirdor ve Lord İrinarious’a haber göndermişti ve onlar da hiç tereddüt etmeden ordularını hazır edip diyarın kurtuluşu için Kral’a ve ordusuna yardıma geldiler. Ledasir, her bir Hereyus atlısının arasına en az bir Mare Rumbrum askerinin yerleştirilmesi gerektiğini Silintolos’a açıkladı.

Silintolos, Elemrun’u yanına çağırdı ve ordular birleşmeye başladı; böylece Deboran’dan geçişin daha kolay olacağı umuluyordu. Artık her şey hazırdı ve gözlerin gördüğü tek bir ordu vardı, o da Helakirtor’un ordusuydu. Gölden geçiş için yapılacak olan hazırlıklara başlayan Umma Ledasir, Perasimonor’un diğer yaşlılarını da yardıma çağırmıştı. Öncelikle Deboran’ı besleyen Tenebir Nehri’nden, soluyanları deliye döndüren koyu yeşil dumanların yükselmesi sağlanmalıydı. Bunu sağlamak için ise kadim karanlık büyülerden biri yapılmalıydı. Çünkü Tenebir, ancak böyle bir olay olduğunda o zehirli dumanları yaymaya başlardı. Bu dumanlar yükselmeye başlar başlamaz ise bir ateş büyücüsünün, bu dumanları alevlendirerek göle yönlendirmesi gerekecekti. Aksi hâlde bu dumanlar, tüm askerlerin ve orada bulunan herkesin zihnini bulandırarak onları dalalete sürüklerdi.

Bunları engellemek için Yosmalen filizi de yakılabilirdi ancak bu kadar büyük ölçekte bir filiz stoku kesinlikle yoktu. Ledasir önderliğindeki Perasimonorlu kadınlar bir çözüm ararken, karanlık ormanların içerisinden Tellawick Cadısı yanında iki yaveriyle birlikte göründü. Ledasir, Tellawick uğursuzunu gördüğünde bu sefer onun da yardıma geldiğini anlamıştı. Tellawick, saygısını koruyarak durumdan haberdar olduğunu ve kadim karanlık bir büyüyü karanlık ormanların derinliklerinde tamamladıklarını söyledi. Ledasir bir an ne yaptıklarını soracak gibi oldu ancak Tellawick o sormadan, “Bilmesen daha iyi olur Ledasir, hem Silintolos da bilmemeli; yoksa buna müsaade etmezdi.” dedi. Ledasir, tat kaçıklığıyla birlikte yüzüne yansıyan ekşimeyle kafasını sallayarak Tellawick’i onayladı. Tenebir’den dumanların yükselmesi için büyünün etkilerinin Vadion Obrukluğu’na erişmesi ve buradan da Tenebir sularına etki etmesi gerekiyordu. Bu, çok olmasa da biraz zaman alacaktı ve nehrin yeni akan suları ile gelen yeşil dumanların ta Deboran Gölü’ne ulaştığı esnada, bir ateş büyücüsünün bu dumanları aleve vermesi gerekecekti.

Tıpkı henüz sönmüş bir mumun üstündeki dumanları tekrardan aleve vererek mumu yeniden yakmak gibi bir durumdu bu. Tellawick, Ledasir’e Galadonna Diyarı’ndaki kadınların kendilerine bir ateş büyücüsü yollayacağını söylemişti. Ancak bu kızcağız zamanında yetişebilecek miydi? Böylece tedirgin bir bekleyiş içerisinde olan Ledasir, Silintolos’un yanına giderek geçişin nasıl olacağını anlattı ama kadim kara büyüden asla söz etmedi tabii ki. Ordunun, dumanlar göle erişip ateşe verildiği vakit oluşan ateş kapısından içeri doğru dalmasını ve olabildiğince hızlı olması gerektiğini söyledi. Çünkü bu kapıyı açık tutma süresi, ateş büyücüsünün dayanma gücüne bağlıydı.

Kral, yanında bulunan Elemrun, Belabirdor ve İrinarious’a durumu anlatırken Tellawick de o esnada Ledasir’e seslendi ve güneyden gelen genç kızın Galadonnalı Rumena olduğunu söyledi. Kahverengi saçları, sivri bir yüzü ve uzun bir boyu vardı Rumena’nın. Ledasir, “Ah zavallı genç kız, Helakirtor’un tüm yükü senin omuzlarında.” dedi. Ledasir ve Tellawick’i selamladıktan sonra kendisine zaten üstünkörü anlatılmış olan durumun detaylarını dinledi. “Daha önce hiç böyle bir şey denemedim, biliyorsunuz değil mi?” diyerek Ledasir’e döndü. Umma Ledasir oldukça sakin bir duruşla, “Hiç merak etme Rumena, bu hepimizin başına ilk defa geliyor. Senin hünerlerini duymayan kalmadı bu diyarda, o yüzden elbette muktedir olacaksın bu işi yapmaya.” dedi. Başıyla onaylar gibi bir işaret yaptıktan sonra Silintolos’a dönerek “Kanım diyara feda olsun!” diye seslendikten sonra diz çökerek selamını verip beklemek üzere çekildi.

Zaman giderek yavaşlıyor ve Tenebir’in suları dipten dibe fokurdamaya başlıyordu. Bu arada Silintolos, ordusunun başına geçerken Elemrun tüm askerleri hazır pozisyonuna getirmişti. Dumanlar yükselmeye başlamadan Silintolos, ordusuna dönerek son bir konuşma yaptı:


Galiluminosa sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir