Helakirtor Diyarı; Bölüm 5

Adanmış ömürler ve derinden bir keder; tutun ruhundaki ışığa, hepsi silinip gider. Ölümden bir pençe inse de sinelere, demirden bir yumruk çökse de yüreklere, karanlığın heybetlileri bile sinmiş olsa da içten içe, kursağını yakıp eriten o pis dumanlar sarsa da dimağını; yine de korkudan münezzeh olan ruhlar gezinir bu diyarda. Vahderun’un saldığı tohumlar baş verir dört bir yanda. Korkunun tadını bilmeyen yiğitler bitmez ne Venefiorum’da ne de Perasimonor’da.

Bu ne ilk ne de son savaştır yapılan bu topraklarda; korkudan arınmış askerler asla tükenmez adanmışların kol gezdiği bu yolda. Şereflerin en büyüğüdür sarsılmaz bir adaletle hüküm sürmek bu esrarengiz diyarda. Bu bir son değil, yeni bir çağın başlangıcıdır tüm diyarların ülkesi olan Helakirtor’da. Kaldırın başınızı gökyüzüne, seyredin Helakirtor’un bu uğultulu semalarını, sakın teslim olmayın akılları esir alan o kuvvetsiz korkuya. Sarılıp güç bulun birbirinizden ve itimat etmeyin solukları içlerine çekilen o lanetlenmiş orduya.

Gidişi çetin, dönüşü şüphelidir bu yolun. Gün, Algedot günüdür ve olanlar ancak habercisidir bu kaçınılmaz sonun. Bazen eski ayın asaleti altında gezinenler bile bulur kendini ortasında gaflet dolu bir uykunun. Bazen de solmuş ayın altında keçi başıyla dans edenler yakar ruhun bu tutku dolu fitillerini. Aldatmasın seni ne ayın masum halkının iyilikle gizlenmiş ve neşeyle süslenmiş kibri ne de karanlık ormanlarda ölüm dansı yapan bu garip kadınların tekinsiz hâli. Herkes kendi hüneriyle hizmete koyulur böyle bir günde. Gerçek hisler ayan olur görebilen gözlere Algedot gününde.

Tepeler toz olup dökülürken yeryüzüne, umut silinip gitmeye başlayınca yüreklerden ve gurur esir alınca bilgeliğin erdemini; sarmaya başlarsa etrafını karanlık bulutlar, tırmanırsa içindeki kaygı dolu o kin tohumları ve artık hiçbir zerrende teselli bulamazsan kederin amansız tırmanışına karşı… Tam da böyle bir anda çağrı yap; evet, son bir çağrı yap ruhunun en derin diplerine doğru. Hınçla çırpınan tutkular ve açığa çıkmayı bekler arzular… Yanmak üzere olan kandiller, bir kıvılcımın umuduyla tutuşmayı sayıklar. Uçurumun eşiğinde bir ülke kurtuluş çağrısını anımsar; yas için toplanan kalabalıklar bu kez özgürlük nidalarını haykırırlar.

Çelikten bir zırh, sarsılmaz bir beden; dar gelir bu yiğitlere ipekten bir kefen. Ruhları bedenlerine sığmayan her bir nefer… Gözetmeye gerek yok bu savaşta ne bir barınak ne de bir siper. Ölüm kol gezerken dört bir yanda, düşman bizi bekler kötülüğün yurdu Taningor’da. Ah, o güzel tepenin üstünde eski ayın ışıltısı… Ne de güzel bir melodi çalınır kulağına, tıpkı Tutelo yaprağının hışırtısı. Bir yanda çarpışan yiğitler, diğer yanda eski ayın pırıltısı… Merak etme, güneş batmaya başlasa da bizi yalnız bırakmaz tepenin o umut getiren çağrısı.

Ey yitik denizlerin ardındaki yeniden doğmuşların ülkesi, ey bu kadim toprakların korkusuz yerlisi! Ey karanlıkların ardında onurunu koruyan yenilmez Mare Rumbrum askerleri! Kral’ınızdan selam olsun hepinize! Selam olsun sana Perasimonor’un annesi, selam olsun sana Galadonna’nın en kadim yerlisi, selam olsun bize haber getiren diyarın o güzeller güzeli Lady’si! Selam olsun ormanın halkına ki ilk onlar fark etti nedir diye bu yamanlıklar avanesi! Ve selam olsun kötülüğe karşı kötülüğün tohumlarını bağlayanlara, bu düğümlerin üzerine üfleyip üfleyip ağlayanlara, karanlık büyüleri benden gizleyerek diyarın lehine kullananlara, savaşta vuruşmadan kahraman olan bu yürekli kadınlara… Son olarak selam olsun o küçük oğlana ve yanındaki tuhaf dostlarına! Yak şu kandilleri Rumena, son bir kez aydınlat bu şerefli orduyu! Gazap ateşi yakmadan, sen yak da küle çevir pis dumanlarla kaplanmış Krallar Geçidi olan bu yolu!

Kardeşlerim, son bir kez at sürün benimle bilinmezliğin bağrına ve asla umut yeşertmeyin yüreğinizde yarına! İrade kırıcıların en büyüğü olsa da ölüm bu yolda, sakın sanmayın bu bir sondur aydınlığın ufkunda. Kınından çıkan kılıçtan çok daha keskin olur lütuf ile sulanmış ruhların iradeleri en sonunda. Ölüm bir geçiştir, fazlası değil böylesine onurlandırılmış ruhların hatırasında. Ölümlerin en onurlusudur bu hiç şüphesiz, şerefini korumak uğrunda. Kaldırın başınızı ve at sürün benimle kötülüğün ana yurdunda!

Silintolos’un konuşması henüz biterken Tenebir’in sularıyla birlikte yeşil dumanlar da dökülmeye başlamıştı Deboran Gölü’ne. Rumena, olayların bu denli hızlı gelişmesinin şokuyla âdeta donakalmıştı. Derinden ve oldukça yüksek bir sesle bağırdı son bir kez Ledasir: “Tande Lerk unda Penda Lurfanda!” Ardından başta Tellawick olmak üzere orada bulunan tüm kadınlar haykırdı hep bir ağızdan: “Tande Lerk unda Penda Lurfanda!” Genç Rumena da farkında olmadan aynı kelimeleri sayıklamaya başlamıştı.

Göl ile buluşunca o koyu yeşil dumanlar, çekilerek girdap yapıldı Rumena tarafından. Son gücüyle büktü Rumena bu dumanları; bir kapı şekline soktuğu bu dumanlar, artık gölün dışına çıkması mümkün olmayan bir döngüye girmişti. Daha da yakınlaştırdı genç Rumena; olup olabilecek en dar döngüye sokmuştu bu pis dumanları ve âdeta bir halat kadar inceltti yaptığı bu kapının çerçevesini. Dumanların en sıkışık olduğu anda ateş yollamalıydı; aksi hâlde tüm diyar ve dumanların yayıldığı her yer alev alabilirdi. Son noktaya kadar sıktı kendini ve cebinden çıkardığı Tutelo ağacının dalı ile ateş yollamaya başladı elleriyle ördüğü bu sis kapısının üzerine.

Rumena’yı ziyadesiyle yoran şey, bu dumanları âdeta bir kargı kamışının içine sığacak kadar birbirine yakın tutmasıydı. Bu aslında, bir bakıma belirli bir döngünün içinde neredeyse bir kalem boyutunda ufacık girdaplar yaratmaya benziyordu. Bunları ateşe verdikten sonraki süreç ise daha zordu; bu sefer aynı döngü içerisinde dumanları değil, savrulan alevleri bir arada tutmak gerekmekteydi. Alevleri zapt etmek, dumanları zapt etmekten çok daha zordu; çünkü alevler özgürce savrulurdu yanarken ve söndürülmek için bir hava üflendiğinde ise güçlenerek daha şiddetli yanmaya başlardı. Yani alevlere öyle bir kuvvet uygulanmalıydı ki hem sıkıca bir arada tutulmalı hem de bir girdap oluşturulmalı ve tüm bunları yaparken ateşin baş söndürücüsü olan suya karşı da bir direnç oluşturulmalıydı.

Bu alevler tıpkı Galadonna halkı gibiydi; özgürce salınır ve kendilerine karşı bir müdahale olduğunda daha fazla güç kazanırdı. Minik alev girdapları genç Rumena’nın sadece ellerini değil, gözlerini, yüreğini ve zihnini, kısaca her yerini yakıyordu. Bu kadar genç biri için bunca acı oldukça fazlaydı; ancak Rumena, diğer kadınların da desteğiyle bunu başarmaya kararlıydı.

Bu esnada diyarda bu durumu izleyen herkes, son derece şaşkınlıkla birlikte tuhaf bir ürperti hissetmeye başlamıştı. Bir anda alev alan dumanlar, Deboran’ın üzerinde âdeta bir görüntü şöleni yaratıyordu. Hem Perasimonor’u hem de Mare Rumbrum’u birlikte aydınlatacak kadar büyük bir ateş yakmıştı Rumena. Hereyus atlılarının üzerindeki beyaz zırhlar ve beyaz atlar, kıpkırmızı görünüyordu bu ateşin ışıklarının yansımasıyla. Herkes şaşkındı, herkes tedirgindi; korkmuştu ama umutluydu ve bir yandan da hiç olmadığı kadar coşkuluydu. Sadece alevlerin değil, duyguların da şöleni olmuştu bu durum.

Bu esnada Ledasir, Tansulo, Tellawick ve Yigdola birbirlerinin ellerini tutarak eski lisandan bazı tılsımlı metinler okuyor ve böylece genç Rumena’ya güç vermeye çalışıyorlardı. Ledasir, Silintolos ile göz göze geldiğinde “Vadanur, vadanurr!” diye bağırmaya başladı. Bu, eski lisanda “acele et” demekti ve Kral bunu duyunca ordusuna dönerek hücum emri verdi. En önde Kral Silintolos, Yüksek Komutan Elemrun ve Lord İrinarious birlikte at sürmeye başladılar. Bu, tarihin gördüğü en ihtişamlı geçişlerden biriydi. Hereyus atlıları, Mare Rumbrum ordusuyla birlikte Kral’larının peşinden ilerleyerek girdiler bu ateş kapısından. Bilge Belabirdor ise savaşamayacak kadar yaşlı olduğu için diyarda kalmıştı.

Zavallı Rumena’nın gücü tükenmek üzereydi; gözlerinin içi ateşten daha kırmızı bir hâl almıştı ama bırakamazdı, son asker geçene kadar beklemeye niyetliydi. Hayatı boyunca ilk defa Helakirtor’a hizmet etme fırsatı bulmuştu. Tüm diyarın kaderi kendi ellerindeyken nasıl bırakabilirdi kendini? Ordudaki tüm askerler, hiç olmadığı kadar başları dik ve ihtişamlı bir şekilde gidiyorlardı ateşlerin üstüne; korkmadan koşuyorlardı ölüm şarkıları söyleyerek göldeki bu esrarengiz kapıya doğru.

Nihayet son birlik de geçmişti ve Rumena kendini yere bıraktı bir anda. Ledasir ve Tellawick birlikte koştular bu genç kızın yardımına. Tellawick, heybesinden çıkardığı bir merhemi hemen onun gözlerine sürdü ve Ledasir’e onu eve götürüp yedi gün gözlerini bağlı tutmalarını söyledi. Ancak böyle yeniden iyileşebilirdi bu genç kız. Ledasir, yaveri Tansulo’yu yanına çağırarak Rumena’yı eve götürmesini söyledi.


Galiluminosa sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir